Üye girişi Üye olSiteye Üye Ol Arkın MarketArkın Market Detaylarım  

Cüney Arkın / Google Arama Motoru


Cüneyt Arkın'ın kendi kaleminden ailesi

Annem
Anamın ellerinde, çalışmaktan kocaman nasırlar vardı. Onları kına ile kapatmaya çalışırdı. Öylesine sessizdi ki, asla şikayet etmez, varla yok arasında yaşardı.

On üç çocuk doğurmuştu. Onunu yoksulluk, bakımsızlık ve cahillikten kaybetmişti.
Babam
Babam ince uzundu. Toprak kadar sabırlıydı. Kocaman elleri vardı. Okumamıştı. Ama tabiatın içinde doğup büyüdüğünden, koyunlar, köpekler, ekinler, yıldızlar, yağmurlar, böcekler, kuşlar hakkında her şeyi bilirdi. Devamlı bozkır güneşine bakmaktan gözleri kısık, yüzü kırışıklarla doluydu. Ekinlerin büyüme seslerini duyar, bana dinletirdi. ‘Bak ekinler büyüyor oğlum, seslerini duyuyor musun?’ derdi. Otlardan ilaç yapardı.

Küçük ablamın yüzü, bozkır ağustosunun zerdalisi gibi tatlı çilliydi. Üçüncü çocuğunu kocası istemediğinden düşürmek isterken, kocakarıların elinde öldü. Eskişehir’in dışında kendi elleriyle bir gecekondu yapmıştı. Duvarları çamurlu elleriyle sıvamıştı. Genç kız ellerinin izleri görülürdü duvarlarda. Yıllarca, o izleri, ablamın ellerini hasretle öptüm.
Saçları sonbahardı. Gözleri mürdüm eriği gibi hep buğuluydu. Galiba hep sessizce ağlardı. Büyük ablam anneme benzerdi. Güçlü, çalışkan çocukluğunu da genç kızlığını da yaşayamadı. Yaz, kış koyunlarımızın peşinde koşturur dururdu.

Üç çoban köpeğimiz de ailedendi. En çelimsizinin adı Öksüz’ dü. Anasız büyümüştü. İnsanlara derin bir kederle bakardı. Onunla yatıp kalkardım. Bir yabancı yanıma yaklaşsa, o küçük çelimsiz, öksüz bedeni kabarır, büyür, bir canavar kesilirdi. Diğer ikisi koyunlardan ayrılmazlardı. Canları pahasına sürüyü korurlardı. Onlarla oynardık.

Aileye bir de eşek dahildi. Çok yaramazdı. Sevdalımdı. Bensiz yaşayamazdı. Adın ‘Sevdam’ olsun demiştim. Durmadan ahırdan kaçar, okulun önüne gelip beni beklerdi. Öyle çifte atardı ki, kimse yanına yaklaşamazdı. Ama beni gördü mü uslu bir çocuk olur, gelip kocaman başını göğsüme sürterdi.

Doğumda anaları ölen öksüz kuzularda ailemizdendi. Onları diğerlerine göre ne kadar çok beslesek, iyi baksak, büyümez, çelimsiz kalırlardı. Analı kuzular neşe ile hoplaya zıplaya oynarlarken, onlar bir kenarda boyunları bükük, yetim öylece dururlardı. Gözlerinde dayanılmaz bir hüzün vardı.
Ben

Ahıra yuva yapan bir çift kırlangıçta ailemize aittiler. Çocukları da bizim çocuklarımızdı. Kışın soğuğunda, yem bulamadıklarında onları ellerimizle beslerdik.

Benim ailem işte böyle geniş çeşitliydi. Ben dostluğu, vefayı, sevgiyi, köpeklerimden, eşeğimden, kuzularımdan, kuşlarımdan öğrendim.

Ve tabi hayatı.
Murat - 1975
Birinci oğlum Murat. Masmavi gülümseyerek dünyaya geldi. Malkoçoğlu’nun savaş narası haltetsin, öylesine sevinçle haykırdım ki, Konu komşu, telaşla ‘Hayrola bir şey mi oldu.’ diyerek koşuşturup geldiler.

‘Bir oğlum, oldu’ dedim.

‘Hayırlı olsun’ dediler.

O sıra, Kara Murat’ı çekiyorduk. Yapımcı Türker İnanoğlu, ‘hayırlı olsun’ oğlunun adı ‘Kara Murat’ olsun dedi.

Murat’ı sırtımda, kucağımda, bağrımda büyüttüm.

Bir yıl sonra sarı saçları, baştan aşağı çilli yüzüyle Kaan Polat geliverdi.

Murat, bir gözüm, Kaan Polat, diğer gözüm oldu.

Anneleri Betül’ün her iki hamileliği de uçsuz bucaksız ana merhametiydi. Sanki, karnında çocuklarını değil, dünyanın bereketini, kadınlığın sonsuz şefkat, sevgi, vefa ve fedakarlığını taşıyor gibiydi.

Yüzü, tarifsiz güzel ve bahtiyardı.

Yeryüzünün bütün güzellikleri masmavi gözlerinde gülümsüyordu.

Sanki dünya gülümsüyordu.

Şimdi Murat bağrımın bir yanında, Kaan diğer yanında bahçeleri dolaşıyorduk.

Sonra güreşe başladık.

Murat omuzlarımda, Kaan göğsümde topa koşturduk. Futbolu öğrendik.

Balık tutmada yarıştık.

Balonlar uçurduk. Sokak köpeklerini sevdik. Evdeki köpeğimizi beraber doyurduk.

Saklambaç, körebe oynadık. Oyunu içeri taşıdığımızda, evi, harman yerine çevirip dağıttık.

Annemizden, nazlı sevgi dolu azarlar işittik.

Ok attık.

Develere, atlara bindik.

Resimler çektik.

Dalgamızı geçtik.

Uludağ’a gidip kayak kaydık. Yine Murat sırtımda, Kaan kucağımda güle oynaya karlarla boğuştuk.

Denizde beraberce yüzmeyi öğrendik. Sonra yarıştık.

Anneleri bisiklete binmeyi öğretinceye kadar canı, çıktı.

Sonra beraberce araba kullanmayı öğrendik. Ehliyet alıncaya kadar annelerinin arabası Mazda’yı hurdaya çevirdik.

Satranç, tavla öğrendik.

Giderek beni hep yendiler, paralarımı götürdüler.

Murat, dört yaşındaydı. Betül’ün Anadolu’na binerken ‘baba, sana her şey yakışıyor.’ deyince herifin adam olacağını anladım.

Vatandaş Rıza filmini çekeceğim. Anne arıyorum, buluyorum, çocuk arıyor, buluyorum. Ama ikisini bir araya getirince istediğim ana-oğul sıcaklığını göremiyorum.

Bir gün eve geldim. Karım, Murat’ı kucağında uyutuyor. Onu öylesine ana gibi, sımsıcak bir merhamet ve şefkatle kucaklamış ki, cennetten bir resim görür gibi oldum.

Böylece yine Vatandaş Rıza’ya başladık. Ben köyden gelme biriyim. Karım, oğlum, öylesine büyük ve güzel hayallerle bir gecekonduyu bitirip içine girdik ki, mutluluktan o gece ağladık.

Murat
Ama bir zenginin oğlu, keyif için gelip yuvamızı yıktı. Çiçeklerimizi, emeğimizi, hayallerimi arabasıyla ezip geçti. Bende hak arama adına Atatürk heykeli önünde açlık grevine başladım.

Murat dört yaşında. Aylardan Kasım. Öldüresiye bir soğuk var. Üstelik üç itfaiye arabası su sıkıyor ki, yağmurlu bir gece olsun.

Murat, ilk açlık grevine katılan yakınım olacak. Soğuğun tazyikli suyun, yağmuru içinden yürüyüp gelecek.

‘Beni babamdan kimse ayıramaz.’ deyip yanıma oturacak.

Yağmurun içinde karanlıkta küçücük bedenini gördüm. Dişleri takırdıyor, titriyordu.

‘Beni babamdan kimse ayıramaz.’ dedi. Gelip yanıma oturdu.

Gözyaşlarımı tutamadım. Bereket şiddetli yağmur yüzüme vurduğundan ağladığım belli olmuyordu.

Bu bir film sahnesi değildi. Murat, küçücük yüreğiyle babadan ayrı kalmanın acısını kavuşmanın mutluluğunu o gece, yağmur altında yanımda yaşıyordu.

Bu yüzden hep bizi birbirimizden kimse ayıramaz deriz.

Kaan
Kaan’da bir filmde oynadı. Adı "Kaçış"

Hapishaneden kaçıp, oğluna, Kaan’ına kavuşmak için her türlü zorluğa, ölüme bile karşı koyan bir babanın hikayesiydi.

Kaan’ın uzun sarı saçları vardı. Kocama mavi gözleri, çilli yüzü, bakmaya kıyamazdım.
Filmin sonunda kavuşuyorduk.

İşte o zaman minicik elleriyle yüzümü öylesine bir hasretle okşadı ki…

Ve sonra ‘babam’ dedi.
Şimdi kocaman birer herif oldular. Hala öylesine içten ve güzel ‘baba’ derler ki…

Murat, Kaan, çoğu kez dersleri de beraber çalışırdık.

Murat, yatılı Koç Üniversitesi’ni bitirdi. Londra’da master falan derken bir İngiliz firmasında bilgisayar programcısı olarak çalışmaya başladı. Geçen yıl içinde kendi şirketini kurdu, Türkiye'ye yatırımcı olarak dönmeyi planlıyor.

Beraberken, ‘baba, balığa gün doğmadan gidelim, denizin en bereketli zamanıdır’ deyip karanlıkta beni kaldırdı.

Denize ulaştığımızda arabaya girer ‘sen, oltaları, hazırla, ben biraz kestireyim’ der, yatardı. Yatış o yatış, öğlende uyanırdı. Yıllarca beni hep öyle kazıkladı. Sonunda bende onu kazıkladım. Evlendirdim.

Kaan, Bilgi Üniversitesi İletişim bölümünü bitirdi. Bitirir bitirmez askerliğini yedek subay olarak tamamladı. Dönüşte benimle birlikte Babacan programında kamera kullanmasını, röportaj yapmasını öğrendi. Daha sonra büyük bir yayın grubunun Yazı İşleri bölümünde çalıştı. Sonra grafik tasarım kursuna yazıldı. Şimdi büyük bir firmada bu işi yapıyor.

Hayatta göremeyeceğiniz kadar utangaçtır. Dehşetli duygusal, sessiz ama bir o kadar ta esprilidir. Tertemiz çocuk yüzüyle sakin sakin hayata bakar durur. Ama akıllıdır. Ya da ben öyle sanıyordum.

Öyle sanıyordum; çünkü gitti, melek gibi bir kızla evlendi.

Ve herşeyim, bebeğim...
Bebeğim Betül
Şöhret olduğumu, hayatımın altüst oluşundan anladım. Artık kendimi yaşamıyordum. Sinema da var olma kavgası, gereğinden fazla tanınmak, önemsenmek, bütün gençlik hayallerimi, kendim olarak yaşama isteğimi yok etmişti. Gene de direniyordum. Çoğu kez öylesine bunalıyordum ki, hasretle, yoldan geçen, bana sırtı dönük uzaklaşıp giden bir kadının arkasından koşup, ona usulca dokunayım ve ne olur benimle evlen diye yalvarayım hayallerini kuruyordum.

Bir gün bu yok oluşun içinde bir partide onu gördüm. Baştan aşağı maviydi ve tarifsiz kederler içinde bir partide onu gördüm. Usulca yaklaştım.

Bana bir garip baktı.

Kocaman gözlerindeki ılık, hüzünlü mavilik içime aktı. Kendimi bir çocuk gibi hür hissettim.

‘Ben Dr. Fahrettin’ dedim.

‘Betül’ dedi.

Sonra hiç konuşmadık.

Kısa bir zaman sonra da evlendik.

Betül cennetim oldu.

Artık yalnız değildim.

Cuneyt-Arkin-Torun Torunumun doğumuna birkaç ay kala başının şeklini, saçlarını, yüzünü, ağzını, burnunu, kulaklarını ama özellikle gözlerinin rengini hayal ettim durdum.

Sonunda doğdu.

Uçaktan iner inmez hastaneye koştum.

İçimde büyük bir hasret vardı.

Önce uzaktan baktım. Öylesine tanıdıktı ki; kucağıma aldım. Masum, günahsız, küçücük bir canlı idi.

Kokladım. Tekrar baktım.

Mübarek bir bereket idi.

Kanımı taşıyan, varlığımı sürdürecek ebedi bir kudretti.

Gözlerini açıp şöyle bir baktı.
Kocaman masmavi baktı.

O minicik can, kucağımdaki bu sıcaklık kocaman bir hayat idi.

Hasretim, umudum, hayallerimdi.

Torunumun resimleri için burayı tıklayın